Çünkü neden olmasındı ki? Yarın iki sınavım vardı, üniversitede kendi tabirimle ” 5.sınıf ” olarak hayatıma devam ediyordum ve artık mezun olmam lazımdı ama ben bu yazıyı yazıyordum ya da belki de yazıyorum. Her ne ise işte..

Anlayamadığım bir şekilde sınav haftalarım inanılmaz derecede verimli geçiyor, ders çalışmanın alternatifi olabilecek ve bana bir fark katabilecek, kimi zaman bende farkındalık yaratabilecek hemen herşeyi yapıyorum. Açıkçası inanılmaz da keyifli oluyor. Bunlardan bir tanesi vize haftamda okuduğum, “Slow Food” hakkında bir yazıydı. Ki geçtiğimiz haftalarda konuşmacı olarak katıldığım bir etkinlikte de bundan bahsetmeye çalıştım.

Final haftamda ise bunu baz alan, hatta keşke o konuşmadan önce izleyebilseymişim dediğim bir TEDx videosuyla karşılaştım. O da benim anlatmaya çalıştığım gibi yavaş gıda diye başlayıp hayatı ağırdan almamız gerektiğini anlatan bir konuşmaydı. Peki ya hayat hızlandı mı?

Aslında hayat sabit, milyonlarca yıldır sabit. Çılgın olan, çılgınlar gibi hızlanan ve sürekli bir şeylere yetişmeye çalışan bizleriz. Tıpkı şuan benim yaptığım gibi. Hem iki sınava hazırlanmaya çalışıyor hem de bu satırları karalıyorum. Çünkü bence insan mutlu olacağını hissettiği şeyi onu yaparken mutlu olacağı anda yapmalı, en nihayetinde bir kere gelmiyor muyuz dünyaya?

Slow Food denen şey 1986 yılında Carlo Petrini adında bir amcanın kültürü değiştiren fast food akımına karşı çıkıyor. İtalyan asıllı olan bu amca neden Dünya’nın en iyi mutfaklarından biri bizdeyken bunu hem sağlıksız hem de lezzetsiz yemeklere değişiyoruz ki diye ayaklandırıyor insanları. En azından bir kıvılcım atıyor ortaya ve bu akım günümüzde yavaş hayat adında bir şeye dönüşüyor.

Çok ama çok hızlı yaşamaya çalışıyoruz. Geçtiğimiz sene hayatımıza giren 4.5G olmadan yapamıyor, internette bir video geç yüklendiği anda kafayı yiyoruz, tıpkı şarjımız bittiğinde ya da eskaza elektrikler gittiğinde olduğu gibi.

Konuşması kolay ama yaşaması zor şeyler var hayatımızda, örneğin vazgeçişlerimiz. Bizim oralarda “Bekara karı boşamak kolay” derler büyükler. Hakikaten de öyle. Oturduğum yerden atıp tutuyorum ama elime kalemi alıp de bir yazı yazmadım kaç yıldır. Anca klavyeden yaz, beğenmezsen sil ya da yazım hatan olursa bırak o kendi kendine düzeltsin.

Bir ara telefonum bozuldu, servise yolladım. Yaklaşık 2 hafta kadar telefonsuz gezdim. Samimi olarak söylemeliyim ki son yıllardaki en güzel haftayı yaşamıştım. Telefonum geldiğinde o bildirimlerden uzaklaşmış, 30 sn.de bir twittera bakmıyor, sürekli güncel kalmaya çalışmıyordum. Ardından geçen 3 ay içerisinde de kendime inanılmaz derecede çok şey kattım. Derken olaylar bir şekilde beni yine telefona köle yaptı. Sanki kapatsam her şeyden kopacak gibiyim.

Mesela bu hafta bir telefon bekliyorum ve bu benim için önemli. Ya da bu hafta sınav haftası ve mutlaka gidip gelen notlar oluyor. Çok merak ediyorum, açıkçası anımsayamıyorum da bu aletler elimizde değilken ve her şey bu kadar hızlı değilken nasıl yaşıyorduk?

Bu yazıyı kaleme almaya başladığımda saat tahmini olarak 00:48’di. Yaklaşık 10 dakika geçti ve telefonum tahmini olarak 20 kere titredi. Çünkü artık telefonlarımızı sessize almıyoruz, onun yerine titreşime alıyoruz. Çünkü sessize alırsak dünya yıkılabilir.

Yine yazarken fark ediyorum ki oradan oraya atlamışım. Çok hızlı yaşamanın bir götürüsü bu sanırım. Odaklanma problemleri yaşıyoruz, aklımızda o kadar çok şey var ki yaz yaz, söyle söyle bitiremiyoruz. Oradan oraya atlıyor sonra da nereden başladığımızı unutuyoruz.

En başta demiştim ya kendi tabirimle 5. sınıfım diye. Hayatı ağırdan aldım aslında biraz. Bu yarı istemli yarı istemsiz bir süreçti. Elbette zaman zaman mezun olan arkadaşlarıma bakınca keşke dediğim şeyler oluyor ama bu artık yıl olayı bana çok iyi geldi. Daha net ifade edecek olursak kendimi buldum diyebilirim.

Çocukluğumdan beri olmak istediğim bir insan vardı ama her seferinde olamıyor, her seferinde yenilgiye uğruyordum. Bu sene olmak istemeyi bıraktım, hayatı akışına bıraktım ve sadece kendimi geliştirmeye odaklandım. Geliştirmek dedimse de sevdiğim şeyleri yaptım. Sevdiğim kitapları okudum, sevdiğim filmleri izledim hatta bazılarını oturup tekrar izledim. Onlarca konuşma dinledim, belki yüzlerce blog yazısı okudum ve bir sürü insanla tanıştım.

Onları zaman zaman dinledim, zaman zamansa onlara kendimi anlattım. Her insanın farklı bir hikayesi var, hepsinden çok güzel şeyler öğrendim. Bugün oturup son bir seneyi analiz ettiğimde ağırdan almanın, bir şeylere saplanıp kalmamanın ve kötünün içindeki iyinin daha bizden bir ifadeyle her şerdeki hayırı görebilmenin; görebilmekten daha muhteşemi tadabilmenin hazzını yaşıyorum.

Son bir senede gördüm ki hırslar sağa sola saldırmanın, hep daha fazlasını yapmanın, hep daha fazlasına sahip olmaya çalışmanın sonu hüsran, sonu yıkım. Hayatımızda limitlerimiz var, olabileceğimiz ve olamayacağımız şeyler. Yapabileceğimiz ve yapamayacağımız şeyler. Önce bunu kabullenmeli sonra da yavaş yavaş hayallerimize yol almaya çalışmalıymışız.

Bu sene bir abi tanıdım, kendisi bir blogger. İnsan kaynaklarının bıyıklısı, kendi tabiriyle insan kaynakları amatörü. Sohbet ederken yanlışlarım var dedim abi, pişmanlıklarım ve yanlış seçimlerim. Durdu ve dedi ki “Hayatta yanlış seçim diye bir şey yoktur. Pişman olma. Hayatta tecrübeler vardır. Edindiğin tecrübeler için sevin, mutlu ol.”

Hayatı ağırdan alalım dostlar, sevelim sevilelim ve mutlu olalım. Kanuni’ye kalmayan dünya bize mi kalacak?

 


Alperen Bilgehan Dede

Kendi çapında #endüstrimühendisi, Ucundan kıyısından #blogger, Biraz #pazarlama öğrenicisi, Nihayetinde #istanbul’da yaşam savaşı verici

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.